Demir Orkestra
Geçtiğimiz yıl bir sanat organizasyonu kapsamında 8-9 yaşlarında çocuklarla fotoğraf ve müzik ilişkisine dair sohbetler gerçekleştirme şansım oldu. Görsel sanatlarla müzik arasında hangi ortak kavramlardan söz edilebileceğini tartıştığımızda öncelikle ritim, armoni ve zaman öne çıkmıştı. Bunlara rastlantısallık, algı, bellek, gelecek beklentisi, döngü eklenebilir. Bu ortak kavramlar sayesinde, bir sanatçı hem müzik hem de görüntü alanlarında üretim yaptığında, disiplinlerarası geçişler, örüntü transferleri kaçınılmaz oluyor. Böyle sanatçıların sayısı pek fazla değil. Bu nedenle Baruh’un çalışmasını heyecanla karşılıyorum.
Baruh ses ve imgeye birleştirici bir boyut daha katıyor: endüstriyel üretim. Yukarıda geçen kavramlar üretim süreçleri için de geçerli. Kendisine uzun süredir esin kaynağı olan, birkaç kuşaktır aileye ait metal kutu imalathanesinde pres, kaynak, punto, giyotin sesleri hiç dinmiyor. Güçlü makinelere can veren kayışın dağıttığı ortak ritimle, ses ve kimi zaman kıvılcım çıkaran parçalar senkronize olarak inip kalkıyorlar. Süpürge sesi ve mırıldanmalar ise nakarat. İmalathane, içinde insanların dolaştığı dev bir laterna adeta.
Makineleri demirden canlılara, insanlara, kimi zaman masalsı hayvanlara benzetiyoruz. Kafaları, kolları, ayakları, gözleri, ağızları, kanatları, pençeleri, hatta beyinleri var. Demir orkestra hep bir ağızdan canlanıyor ve teneke kutular metronomun vuruşlarıyla birer nota olarak ortalığa dökülüyor.
İnsanlık boyayı keşfettiğinde nasıl ilk iş resim yaptıysa, mekanik kuvvetleri bulduğunda da belki ilk iş müzik yaptı. Hatta savaş yani silah kültürü ile müziğin de birlikte gittiğini söylemek mümkün. Askeri bandoları, marşları hemen aklımıza getirelim. Geçtiğimiz aylarda Viyana’da ziyaret ettiğim Etnografya Müzesi’nde (Weltmuseum) yüzyıllar öncesinde üretilmiş silah ve zırhlarla ahşap müzik aletleri aynı katta sergileniyordu. Mahir insan “homo faber” farklı işlevler için üretim yaparken de benzer hassasiyetler, benzer süreçler kullanıyor, üstelik yapma ve yıkma arasında şiirsel bir denge kuruyor. Bunun bir örneği de, çocukluğumun geçtiği Üsküdar’da, 70’li yıllarda ahşap evlerin yerlerini betonarme apartmanlar alırken sokaklardan yükselen o unutulmaz, o büyüleyici perküsyon sesidir. O zamanlar inşaatlarda metal su boruları kullanılıyordu. Borular tesisatın içindeki yerlerine takılmadan önce içlerindeki toz ve pasın dökülmesi gerekiyordu galiba. Uzun boru bir duvara dikine yaslanır, bir işçi ellerine iki kısa demir çubuk alarak ritmik vuruşlarla saatler boyunca boruyu döverdi. Bu işi zevkle, iştahla, özenerek yaptıklarını hatırlıyorum. Nereden biliyorsun diye soracak olursanız, çıkan seslerden belliydi derim. Bir makine de bu işi pekala yapabilirdi ama akranlarımın hatırlayacağı, göklerden gelen o hipnotik, ksilofonvari ritimleri ancak keyfinin anlık kararlarıyla cümle değiştiren bir insan üretebilirdi. Kendi kendini çalan bir müzik makinesi ile, mesela kendisi de esasen bir makine olan piyanodan yayılan ezgiler arasındaki temel fark bu olsa gerek: kararsız insan dokunuşu.
Bunu Sami Baruh’un elinizdeki işlerinde de görebilirsiniz. Hem onun dokunuşlarında, hem de kadrajına giren üretim manzaralarının içinde. Kutu fabrikasındaki değişken ama uyumlu ritimler sadece seste, devinimlerde değil, istiflerde, yığınlarda, gölgelerde. Dolayısıyla da ortaya çıkan kimi durağan, kimi hareketli imgelerde. Fotoğraf ne kadar durağandır, doğrusu bundan da emin değilim. Farklı zamanlarda tekrar tekrar karşımıza çıkarak yarattığı ritim bir yana, bir fotoğraf serisini izleyen bakış, tıpkı nota okuyarak müziği zihninde üreten bir müzisyen gibi imgeyi zaman boyutuna seriyor, onu sinemalaştırıyor, üstelik tempoyu kendisi belirliyor, hatta verili sesleri zamana dilediği sırayla diziyor.
Başta bahsi geçen bilge çocuklardan biri, “Zaman diye bir şey yok ki; ölçülebiliyor diye var olması gerekmez. Zaman insanların uydurduğu bir şey.” sözleriyle altın vuruşu yapmış, kendi çocukluğumdan utanmama yol açmıştı. Ne dersiniz, sanat da insanların uydurduğu bir şey sayılmaz mı?
Ancak sanatı ölçmek de mümkün değil ve iyi ki ölçüsüz bir şey ve iyi ki işi uydurmak olan insanlar var.
Orhan Cem Çetin
Mart 2020